Türkiye son yıllarda sabahları operasyon haberleriyle uyanıyor.
Bir gün organize suç örgütleri...
Bir başka gün uyuşturucu...
Yasa dışı bahis...
Dolandırıcılık...
Ardından başka bir soruşturma...
Devletin suçla mücadele etmesi elbette gerekli.
Hatta şart.
Suç varsa üzerine gidilmeli.
Vatandaşın canına, malına, emeğine göz diken kim varsa hukuk önünde hesabını vermeli.
Benim itirazım buna değil.
Benim derdim, operasyonların toplumda oluşturduğu iklimle ilgili.
Çünkü bugün Türkiye'de sadece hakkında soruşturma yürütülen insanlar değil, bu soruşturmaların dışında kalan insanlar da “Acaba yarın ne olacak?” diye düşünmeye başladıysa, burada konuşmamız gereken başka bir mesele var demektir.
İçişleri Bakanları değişiyor, operasyonlar sürüyor.
Adalet Bakanlığı da suç örgütleri ve suçtan elde edilen gelirlerle mücadele de kararlılık mesajları veriyor.
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi de emniyet teşkilatına verdiği son talimatlarda suç örgütleri ve uyuşturucuyla mücadelede tavizsiz olunmasını isterken, ölçüsüz güç, kötü muamele ve keyfiliğe izin verilmemesi gerektiğini vurguluyor.
Bunlar önemli.
Çünkü devletin gücü ile hukuk devletinin sınırları aynı anda korunmalı.
Fakat bir de işin kamuoyu tarafı var.
Bir insan hakkında soruşturma açılıyor.
Gözaltına alınıyor.
Fotoğrafı ekranlara geliyor.
İsmi haberlerde dolaşıyor.
Sosyal medyada insanlar hakkında yorumlar yapıyor, linç ediliyor.
Daha mahkeme kararını vermeden kişi toplumun bir bölümünde suçlu ilan edilebiliyor.
Oysa Anayasa Mahkemesi'nin de açıkça vurguladığı gibi masumiyet karinesi, kesinleşmiş bir yargı kararı bulunmadan kişinin suçlu kabul edilmemesini güvence altına alıyor. Soruşturma hakkında kamuoyuna bilgi verilebilir; ancak bu yapılırken gerekli dikkat ve ihtiyat gösterilmesi gerekiyor.
Çünkü gözaltı başka şeydir.
Soruşturma başka şeydir.
İddia başka şeydir.
Mahkûmiyet ise bambaşka bir şeydir.
Bunların birbirine karıştırılmaması gerekir.
Son dönemde ünlü isimlerle ilgili uyuşturucu iddiaları da kamuoyunun gündemine geldi.
Saç örnekleri alındı, test sonuçları beklenirken insanlar televizyonlarda ve sosyal medyada tartışıldı.
Ben burada hiç kimsenin suçlu ya da suçsuz olduğunu söylemiyorum.
Zaten bunu söylemek benim işim de değil.
Ben sadece şunu soruyorum:
Sonuç açıklanmadan, mahkeme kararı verilmeden bir insanı kamuoyunun önünde yargılamak doğru mu?
Yarın test sonucu farklı çıkarsa ne olacak?
Bugün yapılan haberlerin, sosyal medya paylaşımlarının ve insanların üzerinde bıraktığı etkinin telafisi nasıl yapılacak?
Bir insanın itibarını geri vermek mümkün mü? İşte hukuk devletinin hassas noktası burada.
***
Ama mesele yalnızca ünlüler değil.
Bence asıl görünmeyen başka bir mağduriyet daha var.
Kamu çalışanlarının yaşadığı tereddüt.
Devlet memuru, belediye çalışanı, imza yetkisi olan bürokrat, ruhsat düzenleyen görevli, iskân işlemini yapan kişi, bir dosyanın altına imza atacak herkes...
Onların da sorumluluğu var.
Elbette olmalı.
Yanlış yapan hesabını vermeli.
Usulsüzlük yapan soruşturulmalı.
Rüşvet alan cezasını çekmeli.
Kamu zararına yol açan kim varsa hukuk önünde hesap vermeli.
Ama doğru iş yapan kamu çalışanının da işini yaparken korkmaması gerekiyor.
Çünkü korku, kamu hizmetinin düşmanıdır.
Bir memur, “Bu dosyaya imza atarsam yarın benim hakkımda da soruşturma açılır mı?” diye düşünmeye başlarsa ne olur?
Dosya bekler, imza bekler, ruhsat bekler.
İskân bekler.
Vatandaş bekler.
Bir müteahhidi düşünün.
Belediyeden ruhsat alacak.
Ya da yaptığı binanın iskânını alacak.
Dosyasında eksik varsa tamamlayacak.
Her şey mevzuata uygunsa işinin sonuçlanmasını bekleyecek.
Ama görevli, sırf ileride kendisi hakkında bir soruşturma açılmasından çekinerek imza atmaktan kaçınırsa ne olur?
Sadece müteahhit mağdur olmaz.
O binada ev sahibi olacak vatandaş da mağdur olur.
Evine taşınamaz.
Kirası uzar.
Borcu büyür.
İşçisi parasını bekler.
Esnaf parasını bekler.
Aile bekler.
Yani bir kamu işleminin gecikmesi, hiç ilgisi olmayan insanların hayatını da etkiler.
İşte benim anlatmak istediğim tam olarak bu.
Korkunun faturası bazen vatandaşa çıkar.
Üstelik bugün kamuoyunda, bazı meslek gruplarına yönelik yeni operasyonlar gelebileceği yönünde beklentiler ve söylentiler de dolaşıyor.
Müteahhitler...
Veterinerler...
Başka meslek grupları...
Ben bu söylentilerin doğru olduğunu söylemiyorum.
Zaten doğruluğunu bilmediğimiz bir şeyi gerçekmiş gibi yazmak gazetecilik olmaz.
Ama böyle bir beklentinin toplumda oluşmuş olması bile başlı başına düşündürücü değil mi?
Bir meslek mensubu,
“Acaba sıra bize mi gelecek?” diye düşünmeye başlıyorsa...
İşini yaparken daha fazla tereddüt ediyorsa...
İmza atarken iki kere düşünüyorsa...
Burada sadece o kişiyi değil, o hizmeti bekleyen vatandaşı da konuşmamız gerekiyor.
Çünkü korku sadece korkanın hayatını etkilemiyor.
Korku, kamu hizmetine de sirayet ediyor.
Bir başka mesele de adaletin zamanlaması.
Vatandaşın yıllarca süren davaları var.
Bir dava açılıyor.
İlk duruşma...
İkinci duruşma...
Üçüncü duruşma...
Bilirkişi raporu...
İtiraz...
Yeni rapor...
Yeni duruşma...
Yıllar geçiyor.
Vatandaşın ömründen yıllar gidiyor.
Oysa kamuoyunda çok yakından takip edilen bazı soruşturmalarda gelişmelerin çok kısa sürede gündeme taşındığını görüyoruz.
Burada “ünlüye ayrı, vatandaşa ayrı hukuk uygulanıyor” diye kesin bir hüküm kurmuyorum.
Ama vatandaşın zihnindeki soru şu:
Adalet neden herkes için aynı hızda işlemiyor gibi görünüyor?
Bu algının bile ortadan kaldırılması gerekiyor. Çünkü adalet yalnızca adil olmakla kalmamalı, adil olduğuna dair güven de vermeli.
Ben operasyonlara karşı değilim.
Tam tersine. Suç varsa devlet gereğini yapmalı. Ama operasyonla birlikte hukuk da görünür olmalı.
Soruşturmayla birlikte masumiyet karinesi de korunmalı.
Devletin gücü gösterilirken kişinin onuru da korunmalı. Bir insan gözaltına alındığında bu, onun suçlu olduğu anlamına gelmemeli.
Bir kişiden test için örnek alınması, test sonucunun çıkması ve hukuki değerlendirme de birbirinden ayrı süreçler olarak görülmeli.
Çünkü bugün sosyal medyanın verdiği karar, yarın mahkeme kararından daha ağır bir sonuç doğurabiliyor.
Mahkeme “suçsuz” diyebiliyor.
Ama sosyal medya unutmayabiliyor.
Türkiye'nin suçla mücadeleye ihtiyacı var.
Ama Türkiye'nin hukuka güvenmeye de ihtiyacı var.
Kamu çalışanının görevini yaparken korkmamasına...
Vatandaşın ruhsatını, iskânını, tapusunu, mahkeme kararını yıllarca beklememesine...
Müteahhidin veya başka bir meslek mensubunun söylentiler üzerinden zan altında bırakılmamasına...
Hakkında soruşturma bulunan kişinin daha mahkeme karar vermeden toplum tarafından mahkûm edilmemesine...
Hepimizin ihtiyacı var.
Çünkü devlet sadece operasyon yapan devlet değildir.
Devlet aynı zamanda hukuku işleten, hakkı koruyan ve vatandaşına güven veren devlettir.
***
Şimdi başa dönelim.
Türkiye operasyonlarla suçla mücadele ediyor.
Peki operasyonlar yapılırken korkunun oluşturduğu mağduriyeti kim önleyecek?
İmza atmaya çekinen memurun geciktirdiği işlemden zarar gören vatandaşı kim koruyacak?
Ruhsatı bekleyen müteahhidin değil, onunla birlikte evini bekleyen ailelerin mağduriyetini kim giderecek?
Yıllarca mahkeme kapısında bekleyen vatandaşın kaybettiği zamanı kim geri verecek?
Daha suçluluğu kesinleşmeden kamuoyunda yargılanan insanın itibarını kim koruyacak?
Bence bugün asıl konuşmamız gereken mesele bu.
Suçlu varsa bulunsun.
Suç varsa üzerine gidilsin.
Ama suçsuz olan da suçlu muamelesi görmesin. Kamu çalışanı görevini yapmaktan korkmasın. Vatandaş devlet kapısına geldiğinde “Acaba bugün hangi dosya bekleyecek?” diye düşünmesin.
Ve devletin gücü, vatandaşın korkusu üzerinden değil, hukuka duyulan güven üzerinden hissedilsin.
Çünkü adaletin amacı yalnızca suçluyu bulmak değildir.
Adaletin asıl gücü, suçsuzu da koruyabilmesidir.
|