Bazen bir karar okunur ve insanın aklına tek bir soru gelir:
Biz ne zaman bu kadar merhametsiz olduk?
Erzurum Valiliği tarafından alınan bir kararla, il genelinde sokaklarda sahipsiz hayvanların beslenmesinin yasaklandığını öğrendik.
Gerekçe olarak ise sokaklarda yapılan beslemelerin sahipsiz hayvanların üreme ve yaşam alanları oluşturması na neden olabileceği değerlendirmesi gösterildi. Kararın uygulanmasının da ilçe belediyelerince takip edileceği açıklandı.
Bu kararın hangi mevzuata dayanarak ve nasıl uygulanacağını tartışacak kişi de değilim.
Ama ben bir insanım.
Ve insan olarak şunu sormak istiyorum: Aç bir hayvanı beslemek neden suç olsun?
Biz çocukluğumuzdan beri ne öğrendik?
En temel ihtiyaç beslenme ve barınma değil midir?
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde ilk basamakta beslenme ve ardından güvenlik gelir.
Biz galiba ikisini de beceremedik.
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir” sözünü bilerek büyümedik mi?
Hz. Peygamber'in hayvanlara merhamet konusunda çok sayıda hadisi olduğunu da biliyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı da hayvanlara merhameti dini ve insani bir sorumluluk olarak anlatıyor. Bir hadiste susuz bir köpeğe su veren kişinin Allah'ın rızasına ulaştığı anlatılırken, başka bir hadiste bir kediyi aç bırakan kişinin bu davranışı nedeniy le cezalandırıldığı bildiriliyor.
Peki şimdi biz ne yapacağız?
Sokakta susuz kalmış bir köpek gördüğümüzde su vermeyecek miyiz?
Bir kedi açsa önüne bir kap mama koymayacak mıyız?
“Beni görürler, ceza alırım” diye mi düşüneceğiz?
Vicdanımızı da mı yasaklayacağız?
Kur'an-ı Kerim'in En'âm Suresi'nin 38. ayetinde yeryüzündeki canlılar ve gökyüzündeki kuşların da insanlar gibi topluluklar olduğu ifade ediliyor. Diyanet'in tefsirinde de bu canlıların Allah'ın kudretinin delilleri olduğu ve insanlar gibi birer canlı topluluğu oldukları belirtiliyor.
Merak eden açıp okusun.
Çünkü bazen bir ayeti okumak, bir kararın hukuki gerekçesinden çok daha önce insanın vicdanına dokunabilir.
Biz onların yaşam alanlarını nereye götürdük?
Bir zamanlar bozkır vardı.
Ağaçlar, tarlalar, boş araziler vardı.
Sonra şehirler büyüdü.
Binalar yaptık.
Yollar yaptık.
AVM'ler, siteler, beton yığınları yaptık.
Doğanın alanlarını daralttık.
Hayvanların yaşam alanlarını yokettik.
Sonra onların arasından bazılarını “sokak hayvanı” diye tanımladık.
Oysa bunların önemli bir bölümü insanlarla yaşamaya alışmış, şehirlerin içinde doğmuş ya da yaşamını insanlarla iç içe sürdürmek zorunda kalmış canlar.
Şimdi onlara,
“Burada beslenmeyin” demek kolay.
Peki nereye gidecekler?
Aç kaldıklarında ne yapacaklar?
Susadıklarında nereden su bulacaklar?
Bir fotoğrafın anlattığı vicdan yıllar önce Sudan'da çekilen bir fotoğraf dünyanın hafızasına kazındı.
Fotoğrafçı Kevin Carter, açlık nedeniyle yere çökmüş bir çocuğu ve hemen arkasında bekleyen akbabayı görüntüledi.

Fotoğraf 1993'te yayımlandı ve Carter'a 1994 Pulitzer Ödülü'nü kazandırdı. Fotoğraf dünyada büyük yankı uyandırdı; insanların en çok sorduğu soru ise çocuğun akıbetiydi.
Fotoğrafın kendisi kadar, fotoğrafın insanlarda uyandırdığı vicdan tartışması da hafızalarda kaldı.
İnsanlar çocuğa ne olduğunu merak etti.
Çünkü insanın içindeki merhamet, bazen bir fotoğraf karesinden bile daha güçlüdür.
Carter'ın hayatı da daha sonra trajik biçimde sona erdi. İntihar ettiği söylendi.
Ben bugün o fotoğrafı düşündüğümde başka bir şey düşünüyorum:
Bir canlı açken bizim ilk refleksimiz ne olmalı?
Fotoğraf çekmek mi?
Görmezden gelmek mi?
Yoksa yardım etmek mi?
Bu soruyu birlikte düşünelim
Sayın Vali...
Elbette şehrin güvenliği, kamu sağlığı ve sokak hayvanlarıyla ilgili sorunlar varsa bunların çözülmesi gerekir.
Kimse başıboş hayvanların insanlara zarar vermesini istemez. Kimse kontrolsüz çoğalmayı savunmaz.
Kimse kamu düzeninin bozulmasını istemez. Ama çözümün adı aç bırakmak olabilir mi?
Beslemeyi tamamen yasaklamak yerine kontrollü besleme alanları oluşturulamaz mı?
Belediyeler, gönüllüler ve hayvanseverler birlikte çalışamaz mı?
Kısırlaştırma, aşılama, rehabilitasyon ve kontrollü besleme daha güçlü şekilde uygulanamaz mı?
Çünkü mesele yalnızca hayvan meselesi değildir. Mesele bizim nasıl bir toplum olduğumuzdur.
Bir canlının önüne bir kap su koyan insanı suçlu gibi görmek yerine, o insanın duyarlılığını doğru bir sistemin parçası haline getirmek mümkün değil midir?
“Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin” demiyor muyuz?
Bu sözü hepimiz söylüyoruz.
Bir insan aç kaldığında üzülüyoruz.
Bir çocuk aç kaldığında yardım kampanyaları düzenliyoruz.
“Filistin de ki çocukların açlıktan kum yediğini, Afrika’da ki çocuklarında yiyecek bir şey bulamayıp, tırtıl yediğini biliyor muydunuz?”
Bir depremde hayvanlar enkaz altında kaldığında onları kurtarmak için seferber oluyoruz. Yangında bir köpeği kurtaran insanı kahraman ilan ediyoruz.
Peki yangın bitince, deprem bitince, kameralar çekilince neden merhametimiz de bitiyor?
Ben bunu anlamıyorum.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Biz şehirleri büyütürken insanlığımızı küçültüyor muyuz?
Hayvanların yaşam alanlarını daralttık.
Doğayı betonlaştırdık.
Sonra onların yaşam mücadelesini de bir “sorun” olarak görmeye başladık.
Oysa çözmemiz gereken sorun belki de onların açlığı değil, bizim onlarla nasıl yaşayacağımızı öğrenememiş olmamızdır.
Bir kap su...
Bir kap mama...
Biraz merhamet...
Bunlar bir şehrin düzenini bozmak zorunda değil.
Ama bir canlıyı aç bırakmak, bizim vicdanımızda büyük bir yara açabilir.
Ben Sayın Vali'nin de bu kararı verirken yalnızca mevzuatı değil, vicdanı da düşündüğüne inanmak istiyorum.
Çünkü devlet büyük.
Devlet güçlü.
Devlet düzeni sağlar.
Ama devletin büyüklüğü yalnızca koyduğu yasaklarla değil, merhameti ve adaletiyle de ölçülür.
Ve ben hâlâ inanıyorum:
Bir şehrin medeniyeti, yalnızca binalarının yüksekliğiyle değil; o şehirde yaşayan en savunmasız canlıya nasıl davrandığıyla ölçülür.
O yüzden soruyorum:
Aç bir canlının önüne bir kap yemek koymak ne zamandan beri suç?
Biri bize bunu anlatsın.
Biz de anlayalım.
|