34 yıllık meslek hayatım boyunca "gerçeğin" peşinde oldum. Adana’nın sokaklarında, sıcak/soğuk demeden, siyaset, spor, magazin ve birçok haber kovaladım. Hep haklının yanında oldum. Ancak, kendi kanımdan olan kardeşimin başına gelenler, adaletin sadece bir kavram değil, bazen bir insanın özgürlüğünden çalınan "bir ay" ve “kara bir leke” oluşturdu üzerimizde. Bu olayın öznesi bendim, kardeşim onları ne tanır ne bilirdi?
O bir ay benim için geçmeyen bir zaman dilimiydi.
Gözyaşlarım hiç dinmedi, dilimde bir tek türkü vardı, “Ne ağlarsın benim zülfü siyahım, bu da gelir bu da geçer ağlama” diye sabahın erken saatlerinde oğlum Ares’le her zamanki gibi Atatürk Parkı’na gideriz. O süreçte ağaçlar sesime ve gözyaşıma aşına oldu. Park tenha olduğu için sadece “Ona” haykırırdım, Çarmıha gerilen Hz.İsa gibi, “beni yalnız bırakma” diye.
 
Bir ay öncesine kadar, her parka girdiğim de beni karşılayan Tontiş, Beyaz, Eylül ve Maki can dostlarım için; “Allah, Allah bu nasıl sevmek” diye arabesk takılırdık. Onlar beni takip eder, diğer grupla karşılaşırlardı.
Benekli, Leyla, Sakallı, Mozaik, Kesik, Fındık, Bobo ve siyah bir can. (Şımarık Karamel ve Mozaik sahiplenildi.) Arada bir Kısabacak, Fiko’da ayrı takılırdı. Ben hepsinin canıydım, onlarda benim.
Birlikte mutluyduk!
Şimdi Adli Tıbbın sokağında Ayten, Leydi ve Gri var. Birde sahipli pitbul’a Alex’e günde birkez et veriyorum.
***
7 Mayıs günü mahkeme salonuna girdiğimizde, ikimizde gergindik. Bu defa beni dinleyecek diye bir ümidim vardı. Dayanağım kanıtlardı. MOBESE kayıtları, HTS dökümleri, görgü tanıkları ve kardeşimin masumiyetini haykıran somut kanıtlar. Ancak o gün mahkeme salonunda adaletin arandığını değil, bir tiyatronun sahnelendiğine şahit oldum!
Hakimin, kardeşimin savunma hakkını kullanmasını "bir kelime daha edersen seni dışarı atarım" diyerek tehdit etmesi, yargının bağımsızlığına değil, "korku iklimine" dair en net kadrajdı.
Hani kardeşim TÖ’in iki elini kırmıştı ya? Peki süreçte kırık ellerini nasıl kullandığı ve yemeğini kimin yedirdiğini merak ediyorum. Belli ki yargıçlarda ev ödevini iyi yapamıyor. Davalar işte o yüzden uzuyor.
Avukatımız olmasına rağmen, kardeşime neden avukat tuttular. “Sen içerde ablan dışarda” diye benimle tehdit etmişler. Bana kafayı yedireceklerdi. Bu mahkeme sonuçlansın, iki avukat hakkında da dava açacağım.
Hani benim kardeşim kasten adam yaralamıştı ya?
Karşı tarafın sunduğu sahte ibrazlar, bir veteriner hekimin (MG) etik değerleri hiçe sayarak bu kurguya onay vermesi, yalancı şahitlikte bulunması, adaletin nasıl yalan üzerine inşa edildiğinin hazin bir kanıtı oldu. Mahkemeyi yanıltarak yüksek ihtisas yaptığını ibraz etmesi…
Biz neciyiz o zaman?
Bütün Adana bilir ki, biz kardeşler hepimiz gazeteciyiz. TÖ’in ilk vukuatı değil miş, ceza almamak için, bize iftira attıkça coştular. Önce köpek, sonra para, daha sonra lidere küfür etmeye evrildi.
Her türlü çirkeflik vardı.

Tanık kürsüsüne çıktığımda, heyecandan "3 dakika" dediğim ama aslında "1 dakikadan kısa sürede koşulabildiğim bir yolu, dilim sürçtü 3 dakika" dedim. 100 metrelik yolu bile, mahkeme heyeti bir delil olarak görmeyi reddetti. Keşif yapılsaydı. Tarım Kredi Koop’un oradan kardeşimin evine bir dakikadan daha az sürede koşabildiğime tanık olabilirlerdi. Yaşımı da göz önüne alarak, her hafta toplamda 20 km. koşuyorum ben.
O 1 dakikalık gerçek, sistemin yavaşlığı ve "görmezden gelme" refleksiyle mahkeme duvarlarına çarpıp geri döndü. Düzeltme şansı vermedi. Kardeşim, Suluca Cezaevi’nde bir ay boyunca suçsuzluğunu kanıtlamayı bekledi. O bir ay, sadece bir zaman dilimi değil, bir insanın hayatından eksilen ve telafisi olmayan bir ömür parçası!
22 Ekim’e ertelenen duruşma sadece bir tarih değil, bir vicdan sınavı. Eğer bir hukuk sisteminde tanıklar dinlenmiyor, kameralar izlenmiyor ve sadece yalan beyanlar esas alınıyorsa; orada "hukuk" değil, "keyfiyet" hüküm sürüyor, demektir.
Ben bir gazeteciyim. Susturulsam da, tehdit edilsem de, salonlardan atılsam da gördüğüm o karanlığı ve o karanlığın içinde yok edilen hakikati yazmaya devam edeceğim. Çünkü adalet, bir gün herkese lazım olacak!
Ve o gün geldiğinde, bugün adaleti yalan üzerine kuranlar, vicdanın o ağır mahkemesinde de yargılanacaklardır.
Bir gazeteci olarak hep şüpheci oldum.
Bir gazeteci olarak kalemim, susturulan avukatın sesi, mahkemede dinlenmeyen tanıkların dili olacaktır. Gerçekler, 22 Ekim'e kadar tozlu raflarda kalsa bile, bir gün mutlaka o salonun kapılarını kırıp dışarı çıkacak, herkesin gerçeği haline gelecek!
İçimdeki o haklı öfkeyi, bir gazeteci ve ablası olarak kardeşlerimi ben yetiştirdim. Aile dostumuz Kaymakam Behzat ve Müzeyyen Menteşoğlu çifti kardeşimin en deli çağında hamurunu yoğurdu, üzerinde büyük emekleri var. Lise eğitimine devam etmesi için Adana Valisi olan Naci Parmaksız velisi oldu. Okula o yazdırdı.
Benim kardeşim TÖ’yi tanımaz, bilmez, niye onun yoluna çıkıp para istesin ki?
TÖ’yü tanıyan benim, 1 veya 2 defa A.V’ye kedi ve köpek götürdüm.
Olayı bağlamından çıkardılar. Gazeteciyim ama aynı zamanda çevreci ve hayvan hakları savunucusuyum.
***
Kötü bir senaryo ortaya koydular, başrolde de kendileri, bizleri de figüran yaptılar.
Kardeşimin evini gösteren kişi birlikte besleme yaptığımız SD.
SD’ nin karakol gelişi mobese kameralarına girdi. Neden onların peşine takılıp geldi, ne gibi çıkar ilişkileri var? Ayrıca HTS kayıtları mutlaka incelenmeli.

22 Ekim’de Adalet Nöbeti
Delillerin toplanmaması ve tanıkların dinlenmemesi nedeniyle duruşma 22 Ekim tarihine ertelendi
Biz mahkemede susturulduk, asıl sorulması gerekenler, ZAT ile TÖ tanışıyorlar mıydı?
Z’AT’ın evini nasıl buldu? Apartman binasına nasıl girdi ve eve girerek Z’yi neden darp etti?
TÖ’nin 2 elinin kırıldığı ile ilgili şüphelerim var, karakol, hastane, A veterinerlik ve cezaevi mobese kameraları izlenmeli.
Kırık bir el şişer, kırık eliniz varsa çatal, kaşık tutamazsınız, ağrıdan duramazsınız. Hastane de tedavi altında olması gerekirken ve o iki eli uygun pozisyona getirilip atele alınır diyor uzmanlar.
Kendimden biliyorum, üç kez ayağı, bir kez kolu kıralan biri olarak söylüyorum. Damdan düşenin halinden misali.
Ama sadece 2 eli bileklerinden gelişi güzel sargı beziyle dolanmıştı. Kemal Sunal filmlerini aratmıyordu.
Aynı gün dosyada bütün bu delillerin olmasına rağmen, dosyaya bakan Hakim neden bu delilleri istemedi? Davayı uzatmak, diğerlerine haksızlık değil mi?

Adalet Bakanı Akın Gürlek ne diyordu uzayıp giden davalar için?
“2 taraf iyice dinlenmeli.”
Bakan 11 yıllık bitmiş kapanmış dosyayı açıyor, “delil var” diyor.
Bizim delilerimiz neden karartılıyor?
Soruyorum;
23 Aralık 2025 günü saat 20,30’dan sonra Seyhan Devlet Hastanesi’ne 2 eli bileğinden kırık, kaç kişi acilden giriş yaptı?
2 bileklerinden kırık olan bir kişi normal hayatına devam edebilir mi? Uzman Ortopedi doktorundan görüş alınmalı. Hani kardeşim kasten yaralamadan içeri alındı ya? Eğer mahkeme yine yanlı karar verirse, bu dosya Adalet Bakanın önüne gider. Karakol’da ilk gün ne söylediysek, aynı yerdeyiz. Delillerimiz göz önünde bulundurulmazsa, önce bakan, ardından Anayasa Mahkemesi veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yolunu tutacağız...
|